Çin, 1.3 milyarlık nüfusu ve
geniş yüzölçümü ile Asya’nın ve Dünya’nın en büyük güçlerinden biridir. Müthiş
bir ekonomik gelişme yaşamakta olan bu dev ülkenin 2050 yılında dünyanın bir
numaralı ülkesi olması bekleniyor. Ancak, ekonomik alanda yaşanan müthiş büyüme
ve askeri teknolojideki olağanüstü gelişmelere karşın bu ülkenin
kendine has
önemli sorunları bulunmaktadır.
Çin, her şeyden önce federal bir yapıyla yönetilmeye çalışılan, ancak
federe bölgelere önemli oranda baskı uygulanan bir ülkedir. Çin Resmi Makamları
tarafından tanınmış tam 55 adet farklı etnik grubun yaşadığı ülkede çok farklı
kültürlere ve dinlere mensup insanlar bir arada yaşamaktadır. Han Ulusu
olarak kabul edilen etnik Çinlilerin dışında, Tibetliler, Uygur Türkleri,
Moğollar, vb. gibi birçok etnik topluluk Çin topraklarında yaşamaktadır. Çin
Komünist Partisi, ülkedeki kontrolünü kaybetmemek için sürekli olarak
merkeziyetçi yapıyı güçlendirmeye çalışmakta ve zaman zaman baskı yöntemini de
kullanmaktadır. Aslında, Çin Komünist
Partisi, ülkenin önündeki en büyük engelin ayrılıkçı istekler olduğunun
farkındadır. İşte, bu nedenle Çinli idareciler en ufak bir kararı bile
kendileri almaya çalışmakta ve alınacak karar eğer Çin’in komünist ideolojisine
ve korumaya çalıştığı merkeziyetçi yapıya aykırıysa bu kararın alınmasına
hiçbir şekilde izin vermemektedirler. Çin, sürekli olarak, halkının
demokratik taleplerini bastırmakla ve insan haklarına aykırı hareket etmekle
suçlanmaktadır. Bu eleştirilere karşı Çinli Yöneticiler, Çin’in yönetim
anlayışına kimsenin karışmaya hakkının olmadığını, dünyada yalnızca Batılı
demokratik değerlerin egemen olması gibi bir durumun söz konusu olamayacağını,
Çin’de uygulanan yönetim tarzının Çinlilerin hayat tarzına ve dünya anlayışına
uygun olduğunu belirtmektedirler. Açıkçası,
Çin, demokrasi ve güç arasındaki tercihini yapmış ve ‘güçlü ve yaşayabilir bir
Çin’ için, antidemokratik uygulamaların da ortaya konulabileceğini
göstermiştir.
Çin’de yaşayan etnik
topluluklardan bazıları uzun zamandır Çin’den ayrılabilmenin ya da en azından
daha geniş bir özerklik elde etmenin peşindedirler. 1990’larda Çin Anakarası’na
bağlanan Makao ve Hong Kong’un yaşamakta olduğu geniş çaplı siyasi, ekonomik ve
dini özerklik, diğer federe birimlerin de özlemini duyduğu bir durumdur.
Bilindiği gibi, Uygurların
yaşadığı Sincan Özerk Bölgesi, uzun yıllardır kendilerine uygulanan
antidemokratik uygulamalardan, baskılardan ve kültür emperyalizminden
yakınmaktadır. İşte, tıpkı Sincan Bölgesi gibi bir diğer sorunlu bölge de
Çin’in batısında bulunan Tibet’tir.
Tibet Halkı tamamıyla Budist’tir. Dini liderleri Dalai Lama’nın
reenkarnasyona uğrayarak sürekli olarak yeniden doğduğuna inanan Tibetliler,
gerek dini inançları, gerek kültürleri, gerekse de gündelik yaşam tarzlarıyla
Çinlilerden farklıdırlar. Bu nedenle, Tibet, uzun yıllar Çin’den
bağımsızlığını kazanmak için çalışmıştır. Ancak, bu konuda bir ilerleme
sağlanamayınca ‘geniş çaplı özerklik’ formülünü ortaya koymuşlardır. Fakat, Çin
Komünist Partisi, merkeziyetçi yapının bozulacağı ve diğer bölgelere de örnek
teşkil edebileceği gerekçesiyle Tibet’teki demokratik istekleri bastırmış,
bölgede dini ve kültürel baskı uygulamış, Çin idarecilerinin emirlerine uymayan
Tibetlileri katletmiştir. İşte, bu olaylardan rahatsız olan ve öldürüleceği
korkusuna kapılan Dalai Lama, yurtdışına kaçmış ve sürgündeki Tibet Hükümeti’ni
kurmuştur. Dalai Lama ve onun oluşturduğu hükümet, dünyanın birçok bölgesiyle
temas kurmuş ve onlara Tibetlilerin isteklerinin neler olduğunu
açıklamışlardır. Tibet Sorunu, özellikle
Çin’i siyasi anlamda sıkıştırmak isteyen Batılı güçler tarafından sürekli olarak
Çin’e karşı bir koz olarak kullanılmak istenmiştir.
Tibet’te daha fazla demokrasi
yönünde faaliyet gösteren en önemli grup, Dalai Lama’ya gönülden bağlı Budist
Rahiplerdir. 1989’da Tienanmen
Meydanı’nda yaşanan ‘daha fazla demokrasi’ mitinginde Çin Ordusu’nun tankları
altında kalarak ölen çok sayıda kişi içinde, Tibet’in daha geniş çaplı bir
özerkliğe sahip olmasını isteyen Budist Rahipler de vardı.
1989’dan sonra, olayları önlemek
için Dalai Lama ile daha sık temaslarda bulunan ve bölgeye ekonomik anlamda
büyük yatırımlar yapan Çin, yine de Tibetliler tarafından eleştirilmeye devam
edilmektedir. Bunun sebepleri arasında
ise, Tibetli Yöneticilerin, Çin Komünist Partisi tarafından baskı altına
alınması, Çin’in Tibet’ten Budizmi silmek için kültür emperyalizmine girişmesi,
reenkarnasyona uğrayarak sürekli yeniden doğan Dalai Lama’nın yerine Çin’in
merkezden kendi seçtiği ismi Tibetlilerin lideri olarak atamak istemesi
bulunmaktadır.
Son günlerde Tibet yine
gerginliklere sahne oldu ve Budist Rahiplerin ön planda olduğu gösterilerde,
daha fazla demokrasi isteyen birçok kişi yaşamını yitirdi. Çin, bölgeye yabancı
gazetecilerin girmesine izin vermiyor. Bunun
en büyük sebebi ise bu yaz düzenlenecek 2008 Olimpiyat Oyunları. Çin, kendisine
yöneltilen bu kadar eleştiri varken ve Olimpiyat Oyunları’nın her an
kendisinden alınabileceğini görerek Tibet Konusu’nda yabancı medya aracılığıyla
daha fazla sıkıştırılmak istemiyor. Bu nedenle, şu anda Tibet’te tam olarak
neler olduğunu ve kaç kişinin yaşamını yitirdiğini bilemiyoruz.
Sonuç olarak; Çin, belki dünyanın
en güçlü ülkelerinden biri ve daha da büyüyeceği tahmin ediliyor. Ancak, merkez-çevre çatışmasının bu kadar
keskin olduğu bir ülkenin uzun vadede geleceği de açıkçası sanıldığı kadar
parlak olmayacak gibi görünüyor.
Göktürk TÜYSÜZOĞLU
|