Günümüzde,
küreselleşme ve onun beraberinde getirdiği kavramlar tüm dünyayı etkilemeye ve
sistemi tek tipleştirme faaliyetlerini hızlandırmaya çalışıyorlar. Liberal
değerler adeta kutsal emirler gibi telakki edilerek gelişmemiş ve gelişmekte
olan ülkelere dikte ettiriliyor.
Peki,
bunları yapan yani sistemi kendi istediği şekle dönüştürmeye çalışanlar kimler?
Dünya gündemine baktığımızda, olayları incelediğimizde görüyoruz ki yeni
sistemin başmühendisi ABD. Onun yardımcıları da AB, Japonya, Güney Kore ve
Avustralya gibi ülkeler. Bu ülkeler uyguladıkları aşırı liberal politikaları ve
siyasal sistemlerini dünyanın diğer bölgelerine aktarmaya ve bu bölgeleri kendi
sığ sularına çekmek istiyorlar.
Bunu yapmalarının nedeni de askeri araçlarla kontrol edemedikleri dünyanın
geri kalan kısımlarını siyasal ve ekonomik olarak sıkıştırarak ve kendi
sistemlerini ihraç ederek denetim altına almak. Peki, bunda başarılı oluyorlar
mı diye sorarsak da şüphesiz yanıtımız ‘evet’ olacaktır.
Küreselleşme
dalgasının bu kadar etkili olup ulus devletleri, kimlikleri, dini inanışları bu
kadar etkilemesi günümüz siyasal yaşamında büyük bir zemin kaymasına neden
oldu. Devletler de siyasi sistemin yapı taşları olarak yeni gelişen ekonomik ve
siyasi olaylardan birincil derecede etkilenmektedirler. Soğuk Savaş sırasında
yaşanan 2 kutuplu dünya düzeninden tek kutuplu dünyaya geçişle birlikte küresel
ölçekte birçok şey değişti. Devletlerin dış politika anlayışları da bu
değişimden nasibini aldı. Soğuk Savaş sırasında bir devletin 3 temel dış
politika seçeneği oluyordu. Ya, özgür dünya diye adlandırılan ve liberal
değerlerin benimsendiği Batı Bloğu’nu seçecek, ya komünist bir idare oluşturup
SSCB’nin yanında yer alacak, ya da her iki bloğa da mesafeli durup ‘tarafsız’
devletler yanında yer alacaktı.(Bu devletlere örnek olarak Soğuk Savaş
sırasındaki Mısır, Hindistan, Yugoslavya gösterilebilir) Ancak, 1990’dan
sonra her şey değişti. İdeolojik mücadeleyi zaferle noktalayan ABD
önderliğindeki Batı Bloğu, kendi değerlerini, kültürünü, siyasal ve ekonomik
sistemini tüm dünyaya oldukça rahat bir şekilde yaymaya ve diğer devletleri yavaş
yavaş kıskaca almaya başladı. Üstelik, bu sefer Batı Bloğu’nu durduracak,
dengeleyecek bir Blok ya da aktör de yer almıyordu sistemde.
Adına
küreselleşme denilen yeni akım, diğer devletlerin karşı koymasına mahal
vermeden onları kontrol altına almayı başarıyordu. Üstelik bunu yaparken, ulus
devlet yapısına zarar veriyor, etnik ve dini ayrımları canlandırıyor ve
mikromilliyetçi akımları tetikliyordu.
Yeni sisteme
uyum sağlayamayan devletler birer birer güçsüz duruma düşmeye ve küreselleşmeye
teslim olmaya başladılar. Halbuki dış politikalarında yapacakları köklü bir
değişiklik onların bu kadar çaresiz duruma düşmelerine engel olabilirdi. Peki,
neydi bu köklü değişiklik? Bu değişiklik çok yönlü dış politika izlemek ve
devletler arasında dengeyi sağlamaktı. Dış politika yapılırken, hiçbir devlete
büyük çapta bağımlı olmamayı gerektirecek ilkeler ortaya koyarak, maharetli dış
politika yaratıcıları tarafından oluşturulan ‘ulusal dış politika’ ilkelerinin
ülkelerine sıkı sıkıya bağlı, insanını ve devletini seven ve kendi ülkesini
asla küçük görmeyen politikacılar tarafından uygulanmasıydı. ABD ile ilişkiler
sürdürülürken, Çin ile temasa geçmek, daha sonra 3.Dünya Ülkeleri’ne yardımda
bulunmak ve onların uluslararası meselelerde desteğini almak, hiçbir ülkeye ve
bloğa asla bağlanmamak çok yönlü dış politikanın temel gereklilikleridir.
Günümüzde bu politikayı en iyi uygulayan ülkeler 2 Asya devi; Çin ve
Hindistan’dır.
Aslında,
ülkemiz Türkiye de Atatürk Dönemi’nde çok yönlü dış politikanın en güzel
örneklerini vermiştir. Atatürk, Avrupa ile ilişkileri tam bir eşitlik temeline
oturturken ülkemizi çevreleyen Balkan ve Ortadoğu Ülkeleri ile de ilişkileri
geliştirmeye çabalamış, Balkan Antantı ve Sadabat Paktı gibi anlaşmalarla dış
politikada çok yönlü girişimlerde bulunmuş, 1938’e kadar da SSCB ile oldukça
iyi bir komşuluk ilişkisi içerisinde olunmuştur.
Maalesef,
Atatürk öldükten sonra Türkiye çok yönlü dış politika izleme mevhumundan iyice
uzaklaşmış ve II.Dünya Savaşı sonrası ibre tamamen Batı’ya, Batı özelinde ABD’ye
dönmüştür. Marshall Yardımı ile başlayan bu bağımlılık ilişkisi daha sonra daha
da güçlenmiş ve oluşturulan Sovyet Korkusu ile birlikte ülkemiz insanları adeta
bir cenderenin içerisine sokulmuştur.
Türkiye,
Soğuk Savaş esnasında sürdürdüğü ABD’nin güdümündeki dış politikasını, Soğuk
Savaş bittikten sonra değişime uğratmış ve ABD’nin yanına AB de
iliştirilmiştir. Günümüzde ülkemiz işte bu 2 müttefik gücün gözetimi ve
denetimi altında dış politika oluşturmaya çabalamaktadır. Halbuki, Türkiye
dünyanın diğer bölgeleri ve ülkeleri ile de ilgilenmek zorundadır. Asya’da,
Afrika’da, Latin Amerika’da birçok ülke ve buna bağlı olarak
değerlendirilebilirse birçok fırsat bulunmaktadır. Sanırım artık kendi
ulusal dış politikamızı oluşturup güdümlülükten kurtulma vaktimiz gelmiştir.
Çünkü, bu pasif dış politikanın kaçınılmaz yan etkilerini iç politikada da net
olarak görmeye başladık. AB Heyeti’nin Anayasa Mahkemesi’ni adeta tehdit etmesi
ve ülkede artan ayrılıkçı istekler ve hareketler bunu gösteriyor.
Türkiye, son
günlerde Afrika ve diğer küçük ülkelerle ilgilenmeye ve bu devletlere heyet
gönderip, onlardan heyet kabul etmeye başladı. Bunun en büyük sebebi BM
Güvenlik Konseyi’ne ‘geçici’ üye olmaya çalışan ülkemizin BM üyesi 3.Dünya
Ülkeleri’nden destek talep etmesidir. Tabii ki bu devletlerle ilişki
kurulması ve o ülkelerde Türkiye’nin adının duyurulması ülkemizin tanıtımının
yapılması anlamında çok önemli. Ancak, daha bağımsız ve güçlü bir Türkiye için
bu çabalar daha da arttırılmalı ve çok yönlü dış politika gündemin birinci
sırasına oturtulmalıdır.
Göktürk
TÜYSÜZOĞLU
|